Romantik Yol

“Romantischen Straße “

Biraz gerilere giderek çocukluğunuzda okuduğunuz masallardaki kasabaları, şatoları prensleri, prensesleri aklınıza getirin. Heidi ile Peter’in Alpler’ini de şöyle bir düşünün. Bunlar ile alakalı aklınızdaki tüm anı kırıntılarını harmanlayarak bir rota hayal edin. Bu rota üzerinde kaleler, şatolar, iyi korunmuş ortaçağ kasabaları, ormanlar, vadiler, nehirler, göller ve Alplerin inanılmaz manzaraları ile süslenmiş 28 kasaba bulunsun. Tam da böyle bir yol Almanların “Romantik Yolu” (Romantische Strasse), tüm bu güzellikleri size yol boyunca sunuyor. Bu yol öyle bir yol ki her yıl 5 milyonu konaklamalı, 2 milyonu ise günü birlik olmak üzere 7 milyon kişi ziyaret ediyor.

360 km.’lik bu rotada zamanın durduğu huzur verici ortaçağ kasabalarını gezerken, şatolarda dönemin en ünlü ressamlarının duvar boyamalarını görüp, arnavut kaldırımlı kent meydanlarını dolaşıp, bu meydanlardaki süs havuzlarının etrafındaki banklarda soluklanıp, surlar üzerinde yürüyüp, ihtişamlı mimarileri ile kasvetli kiliseleri ziyaret edip, aynı zamanda yöresel lezzetlerden de tadabilirsiniz.

1948 yılında bir araya gelen birkaç Alman 2.Dünya Savaşında yaratılan kötü imajlarını silmek ve kendilerinin bir başka yüzünü göstermek için böyle bir rota çizerler. Dünyanın gözünde yenilenecek imajları için bu kasabaları kendilerinin yeni ve romantik yüzleri olarak lanse ederler.

Almanya’nın ortalarında, rotanın kuzey başlangıç noktası, içinden Main Nehri geçen Würzburg’dur. Bitiş noktası ise, kuğu, mimari, şiir ve müzikten hoşlanan; savaş, silah ve avdan nefret eden, ölesiye romantik Almanların efsanevi kralları II. Ludwig’in yaşadığı rotanın en ihtişamlı kasabası Schwangau ve Füssen’dir.

Zaman içerisinde bu 28 kasabadan 10 tanesi diğerlerine göre daha öne çıkarak rotanın temel taşlarını oluşturmuştur ki Feuchtwangen’de bu 10’lu listeden çıkarılmalıdır. Kalınacak kasabalar ise yalnızca 5 tanedir; bunlar Würzburg, Rothenburg, Dinkelsbühl, Augsburg ve Füssen’dir.

Rotanın başlangıç noktası olan Würzburg’un tarihi 1400 yıl öncesine dayanmaktadır. Günümüzde üniversite kenti olarak anılmasına sebep olan eski adı Würzburg Üniversitesi, bugünkü adı ise Julius Maximilians Üniversitesi’nin temelleri 1402 yılında atılmıştı. Şehrin yaşadığı en büyük talihsizlik ise 16 Mart 1945 tarihinde, 2. Dünya Savaşı’nın bitimine iki ay kala yaşanan 17 dakikalık İngiliz hava bombardımanıdır ki bu bombardıman sonucunda şehrin %90’ına yakını yok olmuş ve şehir nüfusunun yarısına yakını ölmüştü. Bu büyük yıkımın ardından 1950’lerde başlayan yenileme çalışmaları 1970’lere kadar sürmüş ve şehir eski görünümüne yeniden kavuşmuş.

Kentin en ihtişamlı yapısı bombalamada şans eseri tamamı yok olmayan ama büyük zarar gören, 1719 – 1780 yılları arasında Balthasar Neumann tarafından barok tarzında inşa edilen, Giovanni Battista Tiepolo’nun oğulları Giandomenico ve Lorenzo ile boyadığı 677 metrekarelik dünyanın en büyük ve muhteşem tavan freski olan  “ Dört Kıta” yı (Gezegenler ve Kıtalar Alegorisi ) bünyesinde barındıran Residens’tır.  Girişi Residens’in önündeki meydana bakan Hofkirche ise bu çatı altındaki farklı güzellikteki bir şapeldir. Şapel’in dekorasyon detayları arasında kendinizi kaybetmemeniz mümkün değildir. Bu süslemeler 1734 – 1743 yılları arasında Hildebrandt tarafından dizayn edilmişti.  Würzburg piskoposları bu muhteşem yapıyı zenginliklerinin göstergesi olarak inşa ettirmişler. Bina 1981 yılında Unesco tarafından dünya mirası listesine alınmıştır.

Alte Mainbrücke (Alte Köprüsü), Main nehri üzerine kurulmuş tarihi bir taş köprüdür. Köprüden Marienberg Kalesi ve ip gibi sıralanmış üzüm bağlarının manzarası doyumsuzdur. Burada yaşayan ya da turist olarak buraya gelenler bu köprü girişindeki bardan aldıkları yöresel şaraplar ile köprünün üzerine gelişi güzel yayılarak gün batımını buradan seyrediyorlar. Gün batımını bu köprüden seyretmek ve bu anları fotoğraflar ile ölümsüzleştirmek mutlak yapılması gerekenler listesinin üst sıralarındadır.

Marienkapelle (Marien Şapeli), Rathaus (Belediye binası), St. Kilian Katedrali ve Marienberg Kalesi bu sevimli kasabada gezmeye değer diğer yapılardır.

Yaklaşık 50 Km’lik mesafedeki Almanya’nın önemli termal merkezlerinden ve romantik yolun 4. kasabası olan Bad Mergentheim bulunmakta. Kasaba küçük olmasına karşın tarihi 1800 yıl geriye gitmektedir. Deutschordens Kalesi ve bu kalenin içinde bulunan müze ve kilise görülmeye değer yerlerdir. Müze bölgesel tarih yanı sıra inanılmaz bir oyuncak koleksiyonuna sahiptir. Günümüzde çocuklarımızın oynadığı Barbie evlerinin atalarının şimdikilerden çok daha güzel ve detaya sahip olduğuna inanamayacaksınız. Kalenin küçük kilisesinin tavan freskleri ise büyüleyicidir.

Kalenin bahçesinden girebileceğiniz Kurgarten olarak anılan oldukça büyük park içinde yürüyüş yapabileceğiniz parkura ya da oturup bir şeyler yiyip içebileceğiniz bir restorana sahip. Kaplıca tesisleri de bu huzur verici parkın içinde bulunuyor.

Kasaba tarihinde sadece bizleri ilgilendiren bir başka özellik ise burada bir Türk Mahallesi olması. Ama ne acıdır ki orada karşılaştığımız Türk vatandaşlarımız bundan haberdar değillerdi. 1684 yılında Viyana kapılarına dayanan atalarımızdan bir kısmını esir alan Alman Şövalyeleri tarafından getirildikleri bu kasabada yaşadıkları mahalleye yıllar sonra “Turkish Gasse” yani Türk sokağı adı verilmiş.

Rotanın 5. Kasabası olan Weikersheim Almanya’nın en çarpıcı rönesans saraylarından birinin bulunduğu Pitoresk Tauber Vadisi’ndedir.  Weikersheim kasabası, özellikle Versailles tarzı Barok bahçesi ve 1600’lere ait Şövalyeler Salonu’yla (Ritersaal) 12. yüzyıldan beri ailenin adıyla anılan Hohenlohe kontlarının ikametgahı olan Weikersheim Sarayı’na ev sahipliği yapıyor. Şövalyeler Salonu’nun (Ritersaal) ihtişamlı tavanı avlanma sahnelerinin bulunduğu tuvaller ile süslenmiştir. Avlanmak o zamanlarda sadece soylulara tanınmış bir haktı ve bunu her fırsatta sergilemekten gurur duyarlardı. Salonun duvarlarında gerçek boyutlarına yakın, boyanmış alçıdan yapılmış üçboyutlu av hayvanı figürleri duvardan üstünüze atlayacaklarmışcasına kafalarını uzatmış salona bakıyorlar. Bu salondaki en dikkat çekici hayvan figürü ise fildir. Hortumu ve dişleri salona doğru uzanan filin heykeltıraşının hayatında hiç gerçek fil görmeden bu üçboyutlu bu çalışmayı yapmış olması hayret uyandırıyor. Salonun girişinin tam karşısında, giriş kapısı  ile aynı tarzı taşıyan ve tavana kadar uzanan muhteşem şöminenin sağında ve solunda burada yaşayan soylu ailenin soy ağacı resmedilmiş. Sarayı yapan ailenin parası bu muhteşem salonu yaparken tükenmiş olmalı ki merdivenlerde ve koridorlarda asılı duran resimler güzel ve kaliteli olmaktan çok uzaklar. Sadece kötü resimlerde değil; renkleri tutturulamamış porselen yemek takımları, kötü heykeltıraşların elinden çıktığı anlaşılan heykeller, bazı duvarlarda fayans yerine fayansı andıran boyamalar ve özellikle şapelde mermer izlenimi verilerek boyanmaya çalışılmış ahşap kaplamalar, bahçede seyrek olarak dikilmiş zamanının pahalı çiçeği laleler ailenin ekonomisinin çokta iyi olmadığının göstergeleri. Bahçedeki heykelleri ise aile parası oldukça yavaş yavaş almış. Ayrıca bahçedeki Cüceler Galerisi’nde ailenin yanında çalışmış hizmetkarların karikatürize edilmiş küçük heykelleri görülmeye değerdir.

Rotanın 8. kasabası olan Rothenburg rotanın en popüler noktalarından biridir. Almanya’nın en iyi korunmuş ortaçağ kasabasıdır. Aslında bu kasabada ne şato ne de saraylar var; ama kasaba bir bütün olarak öyle iyi korunmuştur ki kendinizi bu kasabanın arnavut kaldırımlı sokaklarında yürürken zaman makinesinden yüzlerce yıl geriye gitmiş gibi hissedersiniz. Buranın 31 Mart 1945 yılında bombalandığına ve şehrin yüzde kırkının zarar gördüğüne ise inanmak zor.

Şehirin tarihi oldukça geriler gidiyor; Roma İmparatorluğu’nun en büyük 10 kentinden biri olan Rothenburg 1356 yılındaki depremde eski kalesini kaybetmiş ve bu kalenin kalıntıları ile halen ayakta olan surlar inşa edilmiş. Şehrin çok büyük bir kısmını çevreleyen surlar üzerinde yürümek ve bu surlardan şehrin manzarasını seyretmek çok keyiflidir. Bu surların arasına inşa edilmiş eski şehrin giriş kapılarının her biri de ayrı bir mimari değer olarak şehrin güzelliğine güzellik katıyor. Bu kapılardan da en görülmeye değer olanı Kale Bahçeleri’ne açılan Burgtor’dur. Yıkılan kalenin olduğu yerlere yapılan Kale Bahçeleri’nden ( Burggarten ) ve şehrin ovaya bakan kısmındaki sokak aralarından vadinin manzarası ise görülmeye değerdir.

Şehirde iki yapı diğerlerinden öne çıkıyor. Mimar Leonhard Weidman’in imzasını taşıyan Belediye binası (1572 – 1578) ve St. Jacob Kilisesi (1311-1484). Bu rota üzerindeki her kasabada göreceğiniz çeşme ve küçük süs havuzlarının da en iyilerini burada görebilirsiniz.

Belediye binasının olduğu meydanın (Marktplatz) etrafına kurulan şehirde, meydana giden ana yollar üzerinde göreceğiniz dükkanlar ve onların birer sanat eseri olan metal tabelaları sizi alış veriş yapmaya zorluyor. Dükkanlarda inanılmaz oyuncaklar, guguklu saatler ve hediyelik eşyalar bulabilirsiniz. Bu kadar çeşidi bu güzergah üzerinde başka yerde bulma şansınız yok. Hediyelik alış verişinizi bu kasabada yapıp bitirmelisiniz.

Feuchwangen rotanın 10. kasabası. Rotanın en romantik oteli diye lanse edilen Greifen Post’un bulunduğu şehir. Öyle lanse edilmesi otelin romantik olduğu anlamına gelmiyor.   Ben çok uğraşmama rağmen bu otelde romantik bir unsura rastlayamadım. 8.yüzyıla ait Benedikt manastırı etrafına inşa edilen şehrin görülmeye değer pek bir şeyi yok. Ben yöre insanının bu şehre turistlerin ayağının kesilmemesi için bu oteli kullandıkları kanaatine vardım. Burada geçirilen vakit yerine Rothenburg’da bir kahve içip, sokak aralarında bir tur daha dolaşarak çok daha keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Rotanın 11 kasabası olan Dinkelsbühl Romantik Yol’un tam ortasında bulunmaktadır. 16 kuleli kent duvarlarının bir kısmını yalayarak geçen Wörnitz Nehri’nin kattığı sevimlilik ile iyi korunmuş küçük bir kasabadır. Sadece ana caddesinde değil bu kasabanın arka sokaklarında da atılacak bir turun insanı çok eskilere götüreceğini söyleyebilirim. Gotik mimarinin çarpıcı örneklerinden olan ve 1448 ile 1499 yılları arasında inşa edilen St. George Kilisesi, Weinmarkt ( Şarap Pazarı ) olarak adlandırılan ve eskilerde zengin asilzadelerin oturduğu evlerin bulunduğu meydan, Rothenburger Tor (Rotenburg Kapısı), Wörnitz Tor (Wörnitz Kapısı ), Nördlinger Tor (Nördlinger Kapısı ), Segringer Tor (Segringer Kapısı), Rococo Şapel’i bu sevimli kasabanın görülmeye değer yerleridir. Eğer vaktiniz kalırsa Nördlinger Kapısı’nın yanındaki 3. Boyut Müzesi algılarınıza hoş süprizler yapabilir.

Nördlingen rotanın 13. kasabasıdır. Bu kasabanın en büyük özelliği 15 milyon yıl önce düşen bir meteorun oluşturduğu kraterin içine kurulmuş olmasıdır. Ries Krateri denilen oluşumun meydana getirdiği doğal dairenin etrafına inşa edilen kesintisiz 2,5 kilometrelik çember şeklindeki surun üzerinde yürüyerek kasabanın etrafını dolaşabilirsiniz. Bu doğal daireye inşa edilen surlardan şehre giriş için inşa edilmiş beş kapı vardır. Bunlar Berger Tor (1574 – 75), Löpsinger Tor, Reimlinger Tor, Deininger Tor ve Baldinger Tor’dur. Bunlar dışında Kasabanın en önemli yapısı St. George kilisesidir. 90 metrelik çan kulesi ile diğer birçok benzerinin önüne geçmeyi başarmıştır. Şehrin ileri gelenlerinin oluşturduğu meclisin 17/Ağustos/1427 ‘de aldığı karar ila inşa edilmeye başlanan kilisenin yapımı 1505 yılına kadar sürmüştür. 1382 yılından beri belediye binası olarak hizmet veren yapı da görülmeye değerdir. Binaya sonradan eklenen pencereler, kule ve merdivenler binaya görsel anlamda zenginlik kazandırmışlardır. Çok büyük olmasa da St. Salvator Kilisesi’de (1422) görülecekler listesine eklenebilir. Kasabada dolaşmanın en kolay yolu ise “Historischer Rundgang” (Tarihi Tur) tabelalarını takip etmektir. Tüm bunlardan sonra eğer vaktiniz kalırsa Reis Krater Müzesi’ni de gezebilirsiniz.

Augsburg rotanın 17. kasabasıdır. Burası 2000 yıllık geçmişi ve Roma İmparatoru Augustus’un kurucusu olmasından kaynaklanan bir ağırlığa sahiptir. Diğer kasabalara göre ise daha büyüktür. İtalya’nın kuzeyine giden Roma Yolu’nun buradan geçmesinin de bu büyüklükte payı vardır.

Bu kent burada yaşamış ya da doğmuş ünlüleri ile de gündemde yerini almıştır. Besteci Wolfgang Amadeus Mozart’ın babası Leopold Mozart’ın, yazar ve şair Bertolt Brecht’in doğdukları evler hala ayaktadırlar. Erken dönem barok mimarlarından Elias Holl (1573 – 1646)doğduğu bu kente birçok eser bırakmıştır. Hıristiyanlığın üç ana mezhebinden biri olan Protestanlığın iki öncüsünden biri olan reformcu Martin Luther’de 1518’de buradaydı. Martin Luther’in Augsburg’ta Kardinal Cajetan’a ifade verdiği bina Maximilian Caddesinde bulunuyor. “Dünyanın tarihi paranın tarihidir.” sözünün sahibi, ismine eklenen “zengin” kelimesi bir ünvan gibi kabul gören, gelmiş geçmiş en zengin insanlardan “Jacob Fugger the Rich” de (1459 – 1525) bu kasabanın ünlülerindendir.

Şehrin en önemli caddesi olan Maximilian Caddesi’nin sağında ve solunda bulunan asilzadelere ait evler ve saraylar, Fugger kent Sarayı, yine bu caddede bulunan Merkür, Herkül ve Augustus çeşmeleri (16 – 17. Yüzyıl), Augsburg’lu mimar Elias Holl’un 1614 – 1620 yılları arasında inşa ettiği Belediye binası ve bu binadaki “Goldener Saal” (Altın Salon), Belediye binasının hemen yanında 989 yılında gözetleme kulesi olarak inşa edilen, şimdiki görünümüne ise komşusu Belediye binasının inşasında uyumlu olmaları için Elias Holl tarafından elden geçirilen Perlachturm ilk göze çarpan yapılardır. Belediye Meydanı’nda kahve molası vermeli, kahvenizi bu iki binanın manzarasına karşı yudumlamalı ve gezinizin kalanı için enerji toplamalısınız. Şansınız varsa bu meydanda yapılmakta olan bir etkinliğe rastlayabilirsiniz.

Bazilika St. Ulrich und Afra (10.Yüzyıl) ve Augsburg Katedrali ihtişamları ile diğer dini yapıların yanı sıra görülmeyi hak ediyorlar. Augsburg Katedrali 1043 – 1065 yılları arasında inşa edilmiştir. Binaya 1331 – 1431 yılları arasında Gotik öğeler eklenmiş. Zaman içerisinde pek çok akımın imzasını attığı bina 1983 – 84 yılında son kez elden geçirilmiştir.

Bu şehirde halen içinde yaşanmakta olan dünyanın en eski sosyal konutları bulunmaktadır. 16. yüzyılda Jakob Fuger tarafından inşa ettirilen Fuggerei sosyal konutlarını gezmek için vakit ayırmalısınız.

Zamanınız kalırsa alt kısmı 1370 yılında inşa edilen; sekiz kenarlı üst kısmı 1605 yılında Elias Holl imzası taşıyan ve 1805 yılında Napolyon’un şehre girdiği kapı olan Wertachburck Tor’u da listenize ekleyebilirsiniz.

Rotanın 27. Kasabası olan Schwangau ile 28. ve son kasabası olan Füssen’i bir birinden ayırmak pek mümkün değil. Bu iki kasaba Almanya’nın en çok turist çeken noktası olan “Königswinkel” (Kraliyet Köşesi) bölgesini oluşturuyorlar. Araları 4 km. olan bu iki kasabada görülecek en güzel iki şato Schwangau’da olmasına karşın kalınacak yer ve kasaba ortamı açısından Füssen daha zengindir. Füssen’i merkez alıp şatoları gezmek daha doğru olacaktır. Hatta imkanınız varsa burada kalma sürenizi uzatmalı, Alpler’in kapısında bu doğal ve tarihi zenginlikten daha çok faydalanmalısınız..

Füssen’in eski kentinin içinde atılacak bir turunun sonrasında yaya olarak yapacağınız küçük bir tırmanışın ardından varacağınız Augsburg piskoposlarının yazlık ikametgahı olan Hohe Schloss’un avlusundaki boyamalar size oyun oynayacaktır. 15. Yüzyıla ait gotik mimari özelliklerine sahip şatonun avlusunda göreceğiniz cumbalar, pencerelerin etrafındaki süslemeler ve köşe taşlarının tamamı aslında duvar boyamalarıdır. Öyle ustaca boyanmışlardır ki siz onları ilk bakışta üç boyutlu olarak algılarsınız. Bu şatonun hemen altındaki St. Mang Manastırı ve Füssen Müzesi vakit kalırsa dikkate alınacak yerler arasına alınabilir. Ama yolunuzun üstündeki Füssen Müzesi’nin avlusuna birkaç dakika ayırıp üç boyutlu boyamalara bir göz atarsanız pişman olmazsınız.

Alplerin eteklerinde göllerle çevrili Kral II. Maximilian’ın şatosu Hohenschwangau 1833 – 1837 yılları arasında inşa edildi. Maximilian 18 yaşında genç bir prensken bu bölgede yaptığı bir yürüyüş sırasında 12. yüzyıldan kalma Schwanstein kalesinin kalıntılarının konumu ve manzarasını beğenerek buraya kendi şatosunu yaptırmaya karar vermiş. Binanın yapımını kendisinin sanat öğretmeni olan Domenico Quaglio’ya (1787 – 1837) emanet etmişti. Domenico Quaglio’nun ani ölümünün ardından işi Joseph Daniel Ohlmüller üstlenmiştir. Maximilian şatoyu yazlık ve av köşkü olarak kullanıyordu. Kendisinden sonra kral olacak Ludwig II (1845 – 1886) ve ondan sonra tahta geçecek olan Otto I (1848 – 1916) çocukluk, ergenlik ve gençlik yıllarının bir kısmını burada geçirmişlerdi. Ludwig daha sonra buradaki yatak odasından manzarasını seyrettiği tepeye türünün en iyi örneği olan Neuschwanstein Şatosu’nu inşa ettirecekti. Hohenschwangau Ludwig’in annesi Kraliçe Marie’nin erkek kardeşi Bavyera Prensi Luitpold’un 1912’de 91 yaşında ölmesinin ardından müzeye çevrildi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını hasarsız atlatmayı başaran Hohenschwangau, 1923 yılında Bavyera Eyalet Parlementosu’nun izni ile kraliyet ailesinin kullanımına geri verilmiştir.  1933 – 1939 yılları arasında Veliaht Prens Rupprecht ve ailesine yazlık saray olarak hizmet eden saraya Mayıs 1941’de Prens Adalbert’in Hitler tarafından ordudan tasfiye edilerek gönderildiği ve savaş sonuna kadar yaşadığı yer olmuştur.

Şatoda yapılan turlarda Kraliçe’ye tahsis edilmiş odaları, ziyafet salonunu, bazı yatak odalarını ve ailenin yaşamını geçirdiği birkaç odayı dolaşabilirsiniz. Bu odalardaki mobilyalar, tavan süslemeleri ve duvar resimleri tek kelimeyle büyüleyicidir. Bu büyüleyici odalardan biri ise bizi gönülden fethediyor. “Oryantal Oda” olarak adlandırılan Kraliçe’nin yatak odasında bulunan duvar resimlerinde İstanbul’u tasvir eden manzaralar görebilirsiniz. Maximilian 1832 – 1833 yılları arasında Yunan Kralı olan kardeşi Otto’yu ziyareti sırasında Osmanlı topraklarını da ziyaret etmiş ve gördüklerinden etkilenerek bu odayı o gezisine ithafen dekore etmiştir. Odadaki masa örtüsü, zengin işlemeli döşemelik kumaş ve odanın ortasındaki küçük sehpanın üzerinde duran Türk kahvesi seti Sultan 2.Mahmut’un hediyeleridir.

Her yıl 1.300.000 ‘den fazla ziyaretçinin dolaştığı saray, yıl içerisinde sadece Noel zamanı kapalı bulunuyor. Turu bir rehber eşliğinde yapabiliyorsunuz. Kalabalığa yakalanmamak ve sıra beklememek için randevulu tur yapmanız her iki şatoda da zaman kazanmanızı sağlayacaktır.

Neuschwanstein Şatosu inanılmaz bir yapı olmasına karşın Ludwig’in sonunu hazırlaması açısından da trajik bir anıttır. Ludwig 1864 yılında henüz 18 yaşında kral olmuştu. 1871 yılında yetkileri alınıp göstermelik kral olan Ludwig kendisine bağlanan yüksek maaşı şatolara (Neuschwanstei 1869-1886, Linderhof 1869-1878, Herrenchiemsee 1878-1886), bale ve tiyatro gösterileri ile operalara harcamış, bunun doğal sonucu olarak çok yüksek borçların altına girmişti.  1886’nın Ocak ayında düzenlenen bir rapor ile ruhi durumunun yönetime zarar vereceği tespit edilmiş ve kendisi aynı yılın Haziran ayıda, kıyısında doktoru ile birlikte ölü bulunacağı Starnberg Gölü’nün kenarındaki Berg şatosuna sürgüne gönderilmiş. Ölümünden sadece yedi hafta sonra Ludwig’in borçlarını ödemek için ziyarete açılan şatoyu günümüzde bahar ve yaz aylarında günde 6000 e varan ziyaretçi gezmektedir.

İlk kez 16 yaşında Münih’te dinlediği ve tanıştığı besteci Richard Wagner, ileriki yıllarda Ludwig’in en büyük tutkusu ve saplantısı olmuştur. Ludwig Neuschwanstein Şatosu’nu da hayranı olduğu dostu Richard Wagner onuruna yaptırdı. Ne yazıktır ki ne Wagner ne de Ludwig bu şatonun tamamen bitmiş halini hiç göremediler. Halende Ludwig’in sürüldüğü günkü bitirilmemiş haliyle ziyarete açık olan bu şatoda Ludwig ise sadece 172 gün geçirebilmişti.

Ludwig şatoyu Eduard Riedel’in planları ve saray ressamı Christian Jank’ın çizimleri ile tasarladı. Temeli 5 Eylül 1869’da atılan şato 1886 yılında içinde oturulabilecek duruma gelebilmişti. Şatonun içinde bir iç mimar ile değil de sahne tasarımcısı ile çalışmasının sebebi de;  şatonun Wagner’in operalarındaki sahneler ile süslenmesini istemesidir.

Tavan boyamaları, kemer süslemeleri ve duvar boyamaları ile inanılmaz bir karşılama ile “Antre” olarak adlandırılan giriş ile tur başlıyor. Taht salonuna girdiğinizde böyle bir yeri insanoğlunun yapmasının mümkün olmadığı fikri aklınızdan geçiyor. Bizans sitiline uygun olarak inşa edilen salondaki resimler, süslemeler, 96 mumlu avize, sütunlar ve en önemlisi 2 milyondan fazla parça kullanılarak yapılan tüm dünyadan hayvan ve bitkileri tasvir eden mozaik görsel bir şölen olarak karşınıza çıkıyor. Ludwig, altın ve fildişinden yaptırmayı planladığı tahtı için hazırlattığı dokuz basamaklı mermer bölmeye ise hiçbir zaman taht konulamamış. Yemek odasında bordo döşeme ağırlıkta. Duvarlar, resimler ve ahşap oymalar ile kaplı. Ludwig yatak odasına ayrı bir özen göstermiş. Mavi döşemenin kullanıldığı mobilya ve yatağın yanı sıra odadaki ahşap işçiliği inanılır gibi değil. Ondört ahşap oymacısı sadece bu oda için 4,5 yıl çalışmışlar. Yine mavinin kullanıldığı oturma odası, yeşilin ağırlıklı olduğu çalışma odası, ahşap ağırlıklı giyinme odası, küçük şapel, Wagner’in Tannhauser efsanesinden esinlenerek yazdığı operadan ilham alınarak şato içine yapılan küçük mağara rehberli turunuzun güzergahı dahilinde. Şarkıcılar salonu yapının en büyük salonudur. Duvarlarda ve tavanlardaki süslemeler ve salonun tamamının havasından etkilenmemek mümkün değil. Ne yazıktır ki Ludwig burada hiç konser dinleyemedi. Turun sonunda bitirilmemiş olan alt katlardaki kafeteryada bir şeyler atıştırıp turu sindirebilir ve buradaki balkondan Hohenschwangau’nun ve çevre göllerin doyumsuz manzarasını seyredebilirsiniz. Çıkış yolu üzerindeki şatonun mutfağı da ilginizi çekecektir.

Şatoyu ziyaret edecek turistleri tepeye çıkaran otobüsün son durağının bulunduğu yerden yukarı çıkan yol takip edildiğinde Ludwig’in annesi için yaptırdığı ve şatonun bir bütün olarak görülebileceği en iyi yer olan Marien Köprüsü’ne (Marienbrücke) ulaşılır. Bu köprüden ovanın, göllerin ve şatonun manzarası görülmeye değerdir.

Buralara kadar gelmişken 45 km mesafede bulunan Ludwig’in bir başka şatosu Linderhof’a da mutlaka uğrayın, pişman olmazsınız. Romantik yolu bitirmeniz için ideal bir ortamdır.1869 – 1878 yılları arasında Yeni Barok ve Rokoko tarzında inşa edilen, mimarı Georg Dolman olan şatoda Ludwig sekiz yılını geçirmiş.

Sadece ana bina değil bu şatonun bahçesinde bulunan, havuzları, küçük köşkleri, şapeli, basamaklı şelalesi, heykelleri, Venüs Tapınağı ve insan yapımı içinde suni gölü, bir sanat eseri olan sandalı ve duvarında August Heckel’in çizdiği Wagner’in Tannhaeuser operasından fantastik bir sahnesinin bulunduğu Venüs Mağarası ile dillere destan bir yapıdır. Ludwig bahçede bulunan iki köşkten biri olan oryantal tarzda döşenmiş Moorish Kiosk’ta bazı geceler oryantal tarzda giyinerek Türk nargilesi içermiş. Ludwig Türkleri seviyor olmalı ki Alplerdeki Schachen av köşkünün üst katını İstanbul’daki saraylardan esinlenerek dekore ettirmiş ve adını “Turkish Holl” koymuştur. Kendisi ve hizmetlileri Türk kıyafetleri giyer, halı ve yastıklarda otururlarmış.

Hayalleri süsleyen böyle bir rota için en ideal zaman Mayıs ile Eylül dönemidir. Uçak ile Frankfurt’a giderek buradan Würzburg’a tren ile geçebilir, bu rota üzerinde turlar düzenleyen Eurolines Germany (Deutsche Touring) firması ile (http://www.touring.de/ ) bu rotayı baştanbaşa dolaşabilirsiniz. Daha özgürce dolaşmak için ise Frankfurt ya da Nürnberg’e uçup buradan kiralayacağınız bir araç ile tüm güzergahı tamamlayıp Füssen’den Münih’e geçip buradan Türkiye’ye dönebilirsiniz.

Rota üzerinde her türlü konaklama yapılabilir. Bütçenize göre çok lüks bir otelde de kalabileceğiniz gibi, küçük aile işletmeleri olarak hizmet veren, bizdeki karşılığı pansiyona denk gelen 4 – 5 kişilik ailelerin rahatça kalabileceği iki üç odalı, kahvaltılı, mutfaklı Gästehaus’larda da kalabilirsiniz.

Yemek konusunda bir sıkıntı çekilmesi mümkün değil. Alplerde yetişmiş büyük baş hayvanların etleri buraları ziyaret edenler için mutlaka denenmesi gereken lezzetler arasındadır. Bunun yanında rota üzerinde hemen hemen her yerleşimde bizden bir kebapçıyı görme ihtimaliniz çok yüksek. Böyle bir kebapçıda hem karnınızı doyurabilir, hem de yöre hakkında ilk ağızdan bilgiler alabilirsiniz.

Önümüzdeki yaz ile ilgili hala hazırda bir program yapmadıysanız ve hayalinizde de yurt dışına yapılacak tematik bir gezi var ise bu rota sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Büyük şehirlerin trafiğinden, gürültüsünden uzak, ortaçağın maddi ve görsel zenginliğinin doruklara çıktığı şatolar ile saraylar; insanı yüzlerce yıl geriye götüren kasabalar, bir de bunlara ilaveten Alpler’in doğası ile havası eklenince size doyumsuz bir gezi,  bolca fotoğraf ve anı kalacaktır.

 

Lütfü Uzsoylu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s